Kampçılık- izcilik, doğayı konfor alanımız içine alan uygulamalar ve öğretiler .
Kendi bahçemizde evimiz için sebze yetiştirmek, yumurta, meyva toplamak, çeşitli çiftçilik faliyetleri .
Kahvaltıda taze sağılmış ve pastörize edilmiş süt, saatlik yumurta, dalından yeni koparılmış taze sebze ve meyva .
Belirlenen ve tanıtılan bitkilerin sahada bulunması , fotoğraf çekilmesi, konumunun belirlenmesi. Tıbbi ve ıtri kullanım alanlarının öğrenilmesi
Foto : Arap Sümbülü
Ömerli Havzası ve bitki örtüsü hakkında bilgilendirme. Doğal kaynaklarımız ve çevrenin neden korunması gerektiğinin yerinde anlatılması / anlaşılması.
Sanat atölyeleri ve spor ile, doğayla farklı bağlantıların ve bağların kurulması.
Uzmanlarından drama, resim, seramik, fotoğrafçılık dersleri.
Okçuluk, voleybol, futbol, badmington, orienteering, tai-chi, binicilik.
Rudolf Steiner, yaşamı bir bitkiye benzeterek şöyle der:
Yaşam, tıpkı bitkide olduğu gibi, yalnızca gözlerimizle gördüğümüzden ibaret değildir. Nasıl bir tohumun içinde verili genetik bilgiler, gelecekte o bitkinin nasıl olacağının işaretlerini taşıyorsa, yapraklardan sonra ne tür çiçeklerin ve meyvelerin geleceğini belirliyorsa, derinlemesine araştırdığımızda, insanın doğasında verili olanı da aynı şekilde okuyabiliriz, zira doğal gelişme, geleceği içinde taşır,
Bu sözlerin ışığında gelişmekte olan bir insan varlığının nasıl yapılandığını anlamak için, doğasına insanbilimsel açıdan göz atarsak;
• Dünyaya gelen çocukta gördüğümüz yegane varlık parçası, diğer canlılarda da olan fiziksel bedenidir. Bu fiziksel beden, geri kalan fiziksel dünyayla aynı maddelerden, yani minerallerden oluşmuştur ve aynı fizik yasalara tabidir.
• Ancak mineral üzerinde etkin olan kuvvetler, onun canlı bir varlık olmasına yetmez. Canlı varlık haline gelmesi için başka bir “içsel kuvvet” etkin olur. Bitkiler ve hayvanlar dünyasıyla birlikte sahip olduğumuz bu bedene, “yaşam bedeni” veya can denir. Bu beden, fiziksel bedenin maddeleri ve kuvvetlerinin büyüme, kendini üretme ve beden içi sıvıların içsel devinimini düzenler. Aynı zamanda fizik bedenin yapılandırıcısı, mimarı ve sakinidir. Nasıl rüzgarı ya da elektriği ve manyetizmayı göremiyorsak ama etkileri üzerinden var olduklarını biliyorsak, bu yapılandırıcı güçler bedenini de göremeyiz, ama var olduğunu biliriz.
• İnsanın üçüncü varlık parçası duyumsama bedenidir. Bu beden acı, haz, içgüdü ve heyecanların taşıyıcısıdır. Bitkilerde duyumsama bedeni yoktur, yalnızca fizik ve eter beden vardır. Bitkilerin dış uyaranlara tepki vermesini, duyumsama olarak yorumlayamayız. Zira burada önemli olan, bir varlığın dıştan gelen bir uyarana bir yanıt vermesi değildir, önemli olan daha ziyade bu dışsal uyaranı, bir içsel süreç sayesinde işleyip dönüştürerek acı, haz, güdü, arzu şeklinde yansıtmasıdır. Bu içsel süreç önemlidir. Duyumsama bedeni yalnızca hayvanda ve insanda bulunur.
• İnsan, kendisini doğanın diğer varlıklarının ötesine aşırtan dördüncü bir varlık parçası daha geliştirmiştir. Bu da “Ben” denen varlık parçasıdır ve insanın ancak kendisi için dillenebileceği bir sözcüktür. İnsanın “ben” diyebilmesi için, kendi içinde tanışmış olduğu bir varlığın farkına varmış olması gerekir. İçinde kendi düşüncesiyle kavrayabildiği bir dünyayı, kendi dünyasını taşımaktadır. Buna “ben-bedeni denir ve insan ruhunun taşıyıcısıdır.
Ben ancak toplumsal çevreyle ilişki ve iletişim halinde gelişir ve kendi yazgısını gerçekleştirir. Öte yandan ben, bedende de bir ben-organizasyonu oluşturarak, bu sayede bilincin altına derinlere kadar uzanarak bedenin işlevsel düzenini ve yapısını, insana yaraşır şekilde ve bireysel olarak biçimlendirir. Hiçbir insan organizması diğerinin aynı değildir. Alın, yüz, ses, eller, duruş hepsi bir kerelik ve birbiriyle karıştırılamaz bir kişiselliğin dışa vurumudur. Bu bireysel damgalanma ta metabolizmaya kadar uzanır.
Ben’in uyanmasıyla, insan hayvanın ötesine geçer. Ben bütün varlık parçaları üzerinde çalışır ve haz ve acı, sempati ve antipati inceltilerek arındırılır, duyumsama bedeni dönüştürülür. Ben, yaşam bedeni üzerindeki çalışmalarıyla onu, alışkanlıkların ve kalıcı eğilimlerin, karakter ve belleğin taşıyıcısı haline getirir. Beni yaşam bedeni üzerinde çalışmamış bir insanın henüz yaşantılarının anıları yoktur, resimler vardır. Anımsamalar ancak üç yaş civarında çocuk kendisine “ben” dediğinde başlar.
Steiner’e göre, dik duruş, devinim ve yürüyüşteki bireysellik, dil ve kendini ifade, bakışlar ve son olarak da düşünme, duyumsama ve irade asla bedenselliğin bir sonucu değildir, tersine sürekli kendisini bedensellikte gerçekleştiren bir ruhsal-tinsel varlığın dışavurumlarıdır.
Eğitimci olarak işte insanın fizik beden, yaşam bedeni, duyumsama bedeni ve beninden oluşan bu dört varlık parçası üzerinde çalışmakta olduğunun bilincine varması gerekir. Bu varlık parçalarının gelişiminin, yaşamın birbirini izleyen yedişer yıllık bir ritim içinde değişik dönemlerinde farklı biçimlerde ve üç doğumla gerçekleştiğini açıklayan Rudolf Steiner, eğitimin her şeyden önce i l i ş k i olduğu üzerinde durmuştur. Eğitmenin çocukla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi, onu olduğu gibi anlayabilmesi ve kabul edebilmesi için önce kendi üzerinde çalışması ve kendini gözlemlemesi, tanıması gerektiğine işaret eder.
Çünkü eğitsel ilişkide etkin olan, insanın bildikleri, niyeti ya da yapmak istedikleri değildir; tersine eğitmenin çocuk için k i m olduğu, çocuğun önünde n a s ı l olduğudur. Kendi mizacına göre çocuklarla karşılaşmada nasıl bir beklenti ve tutum içinde var olmaktadır, belirleyici olan budur. Eğitmenin varlığı, hareketleri, davranışı, olaylar karşısındaki tutumu, konuşması, güleryüzü, neşesi, iyimserliği önemli örnek oluşturur. Demek ki eğitmenin mizacı da bu karşılaşmada öne çıkar.
Mizaç, insan varlığına temel rengini verir. İnsanın atalarından ve ailesinden gelen genetik verilerle, daha önceki tinsel yaşamından getirdiği ve kaderini oluşturacak gelişmişlik ya da olgunluk bilgileri arasındaki bağlantıyı bu renkler sağlar. Kolerik mizaç, flegmatik mizaç, melankolik mizaç ve sanguinik mizaç özellikleri aslında her insanda karmaşık bir birliktelik içindedir, ama bu özelliklerden biri daha fazla öne çıkar. Eğitimci çocukta hangi niteliklerin ortaya çıkmak istediğine bakarak, çocuğun önünü açmalıdır. Bunun için de eğitmen ya da öğretmenin önce cesaret, uyanıklık ve esneklikle kendi mizacını tanıması gerekir; böylece karşısındaki çocukların mizacını nasıl etkilediğini kavrayabilir. Bu nedenle kendisini sürekli eğitir.
O bakımdan Rudolf Steiner, eğitimcinin önce insan olarak nefsini terbiye etmeyi öğrenmesi gerektiğine işaret eder. Altı aşamalı bir alıştırmalar zinciri önererek eğitmenin kendini, duygularını, duygularının dışa vurumunu, düşüncelerini, çağrışımlarını, davranış ve tutumlarını eğitmesini salık vermektedir. Hayata karşı sabır, hoşgörü ve yansızlık, açıklık geliştirmeli ve belli bir dinginlik ve denge oluşturmalıdır. Bu sırada ilgisini, coşkusunu ve sevgisini elbette yitirmemeli, sanatsal alıştırmalarla becerilerini geliştirmeli, sürekli araştırmalıdır. Çünkü her çocuk bambaşka bir bilmecedir ve bu bilmeceyi çözmek için eğitimci sürekli öğrenmeye ve değişime-dönüşüme hazır olmalıdır. Çocuklar, bilinçli olmasa da karşısında her şeyi bilen ve tam olgunlaşmış bir insan değil, her karşılaşmada yeni bir şeyler öğrenmeye hazır olan ve kendini eğiterek geliştirebilen insanı ararlar. Bu bakımdan eğitmen, yeniden öğrenmesine ve kendini geliştirmesine olanak verdikleri için çocuklara şükran duymalıdır.
Waldorf okullarında uygulanan pedagojinin çekirdeği işte çocuklarla erişkinler arası ilişkilerdir, yani birebir karşılaşmadır. Eğitim sanatı da çocuklarla erişkinler arasında, insanın bedensel, ruhsal ve tinsel gelişimini destekleyen ilişki ve karşılaşma biçimleri için gerekli temelleri oluşturmaya çabalayan bütünsel bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır. Çocuk ya da eğitmen, içten içe kendisini faal olmaya teşvik edilmiş hissediyor, araştırmaya merak salıyor, deneyimliyorum ve kavrıyorum, öyleyse öğreniyorum diyorsa, eğitim bir özgürlük edimi olarak gerçekleşiyor demektir.
Waldorf eğitimi asla bir program, bir reçete olarak uygulanamaz. Tersine daima ve sadece o anki somut ve bir kerelik çocuk-eğitmen ilişkisinden yola çıkar. Yaklaşım daima gelişme ve denemedir. Okul öncesi dönem için metodik-didaktik önerileri yoktur. O nedenle eğitmene sürekli kendini eğitme temelinde büyük özgürlük içinde bu karşılaşma ortamını sağlama görevi düşer. Sanat, yapıp edebilme ile bilgi bir araya geldiğinde ve yaratıcı biçimde fanteziyle birlikte uygulamaya aktarıldığında ortaya çıkar. O nedenle Waldorf / Steiner pedagojisinin bir eğitim sanatı olduğundan söz edilir.
İnsanın ailesinden ve atalarından aldıkları vardır, toplumsallaşma sırasında onu belirleyen yaşantılar vardır. Ama en önemlisi insanın kendisidir. Her şeyin insan tarafından yaşanması, deneyimlenmesi, içselleştirilmesi, işlenmesi ve ancak ondan sonra dışa vurulması gerekir. Eğitim sanatında çocuğun içinde verili olan bir öğrenme motivasyonu olduğu varsayılır. Çocuk oynayarak, kendi kendine yönünü bulur. Oyun sırasında doğuştan getirdiği yatkınlıklarla toplumsallaşma dengeli biçimde desteklenir. Bu arada müzik, biçimlendirme, şarkı söyleme ve dans etme gibi sanatsal yaşantılarla duyuların geliştirilmesi çocuğun kendini sağlıklı biçimde “iyi” hissetmesine olanak verir. Bu da yaratıcı zekanın faaliyetini sağlar. Eurythmie ise çocuklukta ve okulda bedensel, ruhsal ve zihinsel sağlığın temellerini atmaya yardımcı olur.
Okul, yalnızca belli konuların öğrenildiği bir yer değildir. Okulun nerede olduğu, hangi mahallede ve toplumsal çevrede bulunduğu, onun sosyal işlevini de belirler. Her sınıf, çocuğun ileride büyüdüğünde kocaman dünyada neler yapması ve bilmesi gerektiğinin alıştırmasını yapabildiği korunmuş mekandır. Özgür sosyal, kültürel ve yerel bir yaşama mekanıdır. Sınıfta bulunan çeşitli yetenekte çocukların karışımı ne kadar çoksa, öğrenciler arasında merak, hoşgörü ve işbirliğinin gelişmesi o denli güçlü olur. Özgür tinsel yaşam ilkesi egemen olmalıdır. Okul denen organizma, insanlar arası ilişkilerin yasalarının ve birlik oluşturmanın gerçekleştirildiği, anlam üreten önemli toplumsal yerdir.
Steiner, çocuk denen varlığın, bir önceki nesle göre değil, içinde bulunduğu çağda anlaşılmasına çalışılmalıdır, diyor. Eğitimbilim, erişkinin çocukla karşılaşmasının bilimi olduğundan, üniversitede kuramsal olarak yapılamaz. Çocuk, ancak böyle karşılıklı birebir bir ilişki içinde yaşadığında varlığını dışa vurur. O nedenle, çocuklarla sorumlu bir birlikte yaşam biçimlendirmesi olarak eğitim gerekiyor, bu da eğitimi sanat olarak idrak etmek ve uygulamakla olanaklıdır.
Pedagojik ana yasaya göre eğitimin görevi, oluşan insanın kendi varlık temelini keşfetmesini sağlamaktır. İçinde bireysellik arzusu, kendini gerçekleştirme arzusu taşıyan çocuğa gelişme yardımı, yani ebelik yapmak gerek. Pedagojik olgunun kaynağı ve hedefi, özgürlük kalitesini geliştirmek olduğundan, eğitmenin özgür istenci önde olmalı. Zorunlu uyulması gereken talimatlara göre değil, özgürce o saatleri çocukla birlikte yaşayarak yaşatacak yaratıcılık ve esneklik ortaya konmalıdır. Waldorf pedagojisi, eğitmenden bağımsız bir program değildir, zira temeli insanın insanla doğrudan karşılaşması ve birlikte öğrenerek büyümesi ve gelişmesidir. Özgürlük ise, gerçek yaşam koşullarıyla ilişki kurarak ve özgürce bu ilişkileri geliştirerek mümkün olur.
Eğitim, insanı madde ve ruh düalitesi içinde değil, fiziksel-bedensel varlık, ruhsal varlık ve tinsel varlık olarak üçlü yapıda ele alan yaklaşımla ancak verimli ve özgür olabilir. O nedenle eğitim ve öğretim bir sanat haline gelmelidir ve bu sanatın temelinde sevgi dolu birebir ilişki ve kendini hasretme yatar. Kaynak: www.egitimsanatidostlari.org
Montessori Eğitimi
İtalya’nın ilk kadın doktoru, pedagog ve antropoloji profesörü Maria Montessori (1870-1952) yüzyılın başlarında her bir çocuğun bireyselliğine azami ölçüde uyan bir pedagoji geliştirir.
Bu, çocuğun bireysel becerilerine ve ilgi alanlarına, bireysel öğrenme hızına ve karakter özelliklerine uygun bir pedagojidir.
1899’da Roma’da zeka geriliği olan tüm çocukların yollandığı yeni orthophrenic okulunda yöneticiliği sırasında zihinsel eksikliğin sıklıkla pedagojik bir problem olduğuna hüküm verir.
Zihinsel engellilerin eğitimi konusunda aradığı bilgileri Itard ve Séguin’in çalışmalarında bulur ve bu yöntemleri temel alarak kendi yöntemini geliştirir. Eğittiği bir grup engelli çocuk devlet yeterlilik sınavlarında normallere yakın bir başarı gösterir.
Herkes bu başarıdan dolayı mutludur, ancak Dr. Montessori bundan o kadar etkilenir ki zekâ seviyeleri normal olan sağlıklı çocukların nasıl olup da engelli çocuklarla karıştırılacak kadar istikrarsız olabileceklerini anlamaya çalışır.
Maria Montessori 1907 yılında ilk çocukevi “Casa dei Banbini”de engelli olmayan çocuklarla çalışmalarında yaptığı gözlemlerde çocukların nelerden hoşlandıklarını ve nelerden hoşlanmadıklarını saptar.
Maria Montessori çocukların;
ödüllerden
cezalardan
yetişkin tarafından programlanmış eğitimden
oyuncaklardan
şekerlemelerden
öğretmen masasından
toplu derslerden
hoşlanmadıklarını,
özgür seçimden,
hatalarını kendilerinin denetiminden,
• hareket etmekten,
• sessizlikten,
• sosyal ilişkilerini kendileri tarafından kurulmasından,
• çevrenin düzenli ve temiz olmasından,
• özgür faaliyete dayalı bir disiplinden,
• kitapsız okuma ve yazmadan
• alıştırmaların tekrarından,
hoşlandıklarını gözlemledi.
Bu, başka eğitim sistemleriyle karşılaştırıldığında çocuklara sağlanan olanaklar sayesinde, kendi seçimlerinin eğitimcinin onları isteklendirmesinin yerine geçtiği kendi eylemleri sonucu hataların denetlenebildiği bir eğitim sistemidir.
Montessori eğitimi temelde kişiliğin oluşumu üzerinde durmaktadır.
Maria Montessori bunu açıkça şu şekilde ifade etmektedir: “Eğitimde metot değil, insan kişiliği göz önüne alınmalıdır.”
Çocuk, özeldir, tektir.
Kendine has bir varlıktır.
Çocuk etrafındaki maddesel dünyayı absorbe eder, gelecekte yetiştireceği kişi modelini biçimlendirir.
“Çocuk, insanların mimarıdır.” Bu mimarlar farkında olmadan içlerindeki inşa planına uyarak kendi ritimleri doğrultusunda kendilerini geliştirmeye çalışırlar.
Bu gelişime yetişkinler etki edemezler çünkü onlar inşa planını bilmemektedirler. Ancak, bir yetişkinin zamansız müdahalesi ya bu inşa planını tahrip edebilir ya da yanlış bir yöne yönlendirebilir.
Montessori Eğitiminin temel taşlarından birisi hazırlanmış çevredir. Çocuklar hazırlanmış çevredeki Montessori materyallerinden, bireysel ilgi ve eğilimine göre bağımsız olarak seçim yaparlar.
Montessori okullarında çocuklar, istedikleri materyalle, istedikleri zaman, istedikleri yerde calışırlar.
Çocuklara istedikleri kadar tekrar etme imkanı sunulur. Erken öğrenen yeni bir çalışmaya geçebilecektir, çünkü öğrenmede herkesin farklı bir ritmi vardır.
Materyallerdeki hata kontrolü çocuğun kendi hatasını bulmasıyla gerçekleşir. Başka birinden uyarıya, onaya ve düzeltmeye gerek kalmaz. Kendi kendisini düzeltmesine olanak sağlar. Böylece yetişkinden bağımsızlaşmak doğal olarak gerçekleşir.
Çocuğun güçlü bir karakterde yetişmesini sağlamak için “bir bakıma fiziksel ve ruhsal bir hijyene” ihtiyaç vardır. Bu durumda yetişkinlerin görevi çocuğun içindeki yeteneği ve gizil gücü uyandırmak ve onları gelişim sürecinde desteklemektir.
Montessori okullarında çocuklar, istedikleri materyalle, istedikleri zaman, istedikleri yerde calışırlar. Dolayısıyla Montessori yönteminin özü, çocuğa önceden hazırlanmış bir çevrede kendi kendini geliştirebileceği şekilde hareket ve faaliyet özgürlüğü tanımayı amaçlayan, kendi kendine oluşan ve gelişen bir yöntem ve sistem anlayışıdır.
“Çocuğa hazırlanmış bir çevrede, çocuğun kişiliğini oluşturması için özgürlük tanıyan, kişiliğinin gelişim sürecini destekleyen, çocuğun kendi onuru içerisinde bireyselleşmesi ve sosyalleşmesini ciddiye alan, bireye özgü adil bir eğitimdir. Kaynak: www.montessori.org.tr
You are viewing the text version of this site.
To view the full version please install the Adobe Flash Player and ensure your web browser has JavaScript enabled.
Need help? check the requirements page.